Hoşgeldiniz  
istanbul escort bayan bayan escort istanbul istanbul escort bayan

Ümit Kocasakal: Ülkemizin yeni bir kuvvayı milliye ruhuna ihtiyacı var

admin | 14 Kasım 2017 | Genel, Gündem, Tüm Manşetler

Ümit Kocasakal Odatv’de yayınlanan yazısında, “Kurtuluş; kuruluşta ve Atatürk’tedir, onun görüş ve ilkelerinin iktidara gelmesindedir…” diye yazdı

İşte Kocasakal’ın o ilginç yazısı:

Yazının uzun olduğunun farkındayım, okurun hoşgörüsüne sığınmaktayım. Ancak bazı şeyleri açıklamak ve açmak zorunlu. Hele ki konu Atatürk olunca…

Geçtiğimiz günlerde, sadece Türk Milletinin değil bütün mazlum milletlerin ve doğunun kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası ulu Önder Atatürk’ü milletçe bir kez daha “andık”. Onun “naçiz vücudunun” toprak olmasından bu yana 79 yıl geçmiş olmasına, bu hususta hiç bir zorlama olmamasına rağmen, özellikle son 10 yılda onun yaptıklarına, aziz hatırasına bunca alçakça iftira ve saldırı varken, yine bir 10 Kasım sabahı saat dokuzu beş geçe içimizdeki özlemi, saygıyı, sevgiyi sirenlere döktük ve saygıya durduk… Birilerinin dediği gibi “çakılıp kalmak”, “sap gibi” durmak değildi bu. Her 10 kasımda yaşanılan ve yaşatılan bu ruh, nasıl Yargıtay üyesi olabilmişse (hakim demeye gerçekten zorlanıyorum) üstelik bir hukuk genel kurulu üyesinin ileri sürdüğü gibi bir “ibadet” de değil, “zorunlu” hiç değil. Bu anma; hayata sadece biat ve itaat kültürü ile bakabilen, bir zorunluluk, emir veya talimat almaksızın bireysel bir seçim olarak bir davranışta bulunulabileceğine ihtimal veremeyen, hangi ruh köklerinden beslendiği, kimlere ve hangi çevrelere “mesaj” verdiği açıkça anlaşılan bu zihniyetin anlamadığı, anlayamayacağı bir minnet, sevgi ve saygıdan ibaret.

BİLDİK TANIDIK HEZEYANLAR

Bu zat, hiç bir zorunluluk olmamasına karşın saat dokuzu beş geçe elinde süpürgesiyle saygı duruşunda bulunan temizlik işçine, Ulu Önder’in resmini okşayan neneye iyi baksın. Atatürk sevgisini bir “din” olarak, onu anmayı bir “ibadet” olarak gören, Anıtkabir’i “türbe” ve “tekke” ye benzetebilen, bununla da yetinmeyip bir “hukuk fakültesi mezunu” olarak anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkelerini bir “zırh” olarak gören bu zihniyetin üyesi olduğu bir Yargıtay’a benim şahsen güven ve saygı duymam mümkün değildir.

Kendisi derhal istifa etmeli, hakkında gerekli idari ve cezai soruşturma yürütülmeli, “mensubiyeti”, nerelere “mesaj” verdiği araştırılmalıdır. Başta bizzat Yargıtay, Danıştay ve barolar olmak üzere, hukuk camiası bu “hadsizliğe”, “densizliğe” gerekli cevabı vermelidir. Bunun yanı sıra, bu ve benzeri ifadeleri ortaya koyabilen bu zihniyetin nasıl, hangi ruh ikliminde yeşerdiği de sorgulanmalıdır.

Şimdi küresel planlamaya ve cehalete dayalı bildik ve tanıdık “zırvaları”, “hezeyan”ları bir yana bırakıp gerçeklere gelelim.

Çok kez yazdım, söyledim, tekrarlayayım: Atatürk’e saldırmak sadece birilerinin “ruh köklerinden”, “fıtratından” kaynaklanan bir durum olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak, milli mücadelenin “rövanşını” almak isteyen emperyalizmin, CIA’nın bir projesidir ve bu husus, Graham Fuller’in “Yeni Türkiye” isimli, başlığı dahi “manidar” kitabında çok açıkça ortaya konulmaktadır. Bu konuda daha önce Odatv’de yayımlanan “Bir CİA Projesi Olarak Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Küstahlığı: dinle Küçük Adam” başlıklı yazım okunabilir. Anılan kitapta, başkaca makale ve söylemlerde sürekli olarak Kemalizm’in tasfiyesi, Atatürk’ün resimlerinin indirilmesi gerekliliği üzerinde durulması boşuna değildir. Çünkü Atatürk düşüncesi, emperyalizme, küresel “virüs” ve “mikroplara” karşı bir bağışıklık sistemi, bir antibiyotik, bir antioksidan, bir savunma kalkanıdır! Atatürk düşüncesi yok edilmeden Türkiye’yi dönüştürmek, yok etmek, parçalamak mümkün değildir. Bu açıdan Atatürk’e saldırmak, bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin işbirlikçiliğini yapmak demektir. Yine açıkça ifade etmek gerekir ki, Atatürk’e saldıranın, sövenin, hakaret ve iftira edenin mutlaka ya aklında bir bozukluk vardır ya da sütünde ve kanında…

Bu sene, daha önce 10 Kasımlarda dönemsel olarak “hastalanan”, “kulak-burun-boğaz” enfeksiyonu geçiren (!), pek çok devlet büyüğü, bu arada iktidar partisi yetkilileri ve örgütü Anıtkabir’e gitti. Kimse yanlış anlamasın: Elbette Atatürk kimsenin “mülkiyetinde” değildir ve elbette Atatürk paylaştıkça çoğalır, çünkü Atatürk bugünümüzün sebebi, varlığımızın teminatıdır. Ancak bu, Atatürk’ün çeşitli saiklerle tıpkı dinin istismar edilip sömürülmesi gibi benzeri bir istismara, kullanıma alet edilmesine sessiz kalmayı, bunu kabullenmeyi de gerektirmemektedir. Eğer Atatürk “ortak değer” ise, bu ortak değere yönelik her türlü saldırı da “ortak” bir savunma ve tepkiyi gerektirmekte, Atatürk’e saldıran her türlü “meczup”, “mensup” ve “soytarı” ya gerekli cevabın verilmesini zorunlu kılmaktadır.

YENİ BİR GÖMLEK Mİ

Bu anlamda samimi olarak gerçeklerin görülüp Atatürk’e yönelinmesi çok önemli ve değerlidir. Ancak sırf “Atatürk” ifadesinin kullanılması, Anıtkabir’e gidilmesinden hareketle de siyasi iktidarın Atatürk gerçeğini “anladığını”, artık Cumhuriyet ve Atatürk ile kavga etmeyi bıraktığını ileri sürmek de fazla “erken”, “safiyane” ve “romantik” bir düşüncedir. Daha önce yaşananlara bakıldığında bunun da belirli bir amaca (2019 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine) yönelik bir “açılım” olup olmadığını, artık eskiyen, paralanan bir “gömleğin” yerine yeni bir “gömlek” olup olmadığını sorgulama hakkına sahibiz. Bu açıdan Atatürk’e yapılan saldırıların özellikle son yıllarda neden arttığını, bu cesaret ve densizliğin nereden kaynaklandığını, kimlerden güç ve destek aldığını, bu saldırıların niçin daha çok iktidara mensup veya yakın kişi ve kuruluşlardan kaynaklandığını, niçin bu hususlarda iktidar yetkililerince gerekli uyarıların yapılmadığını, “racon” kesilmediğini sorgulamak da hakkımızdır. Tıpkı “doksan yıllık reklam arası”, “iki ayyaş” ve daha onlarca örneği hatırlamak ve kuşku duymak gibi… Ancak tüm bu yaşananlar her durumda Atatürk’ün büyüklüğünü göstermekte, onun ve düşüncesinin bu topraklarda yenilemeyeceğini, onun Türk Milletinin yüreğinden, hafızasından silinemeyeceğini bir kez daha teyit etmektedir.

Elbette kimse Atatürkçü olmak zorunda değildir. Ancak Atatürk’ün düşüncelerini gerçekten benimseyip egemen kılma düşüncesine sahip olmayanların Atatürkçü gibi görünmeye ve bu konuda toplumu “kandırmaya” da hakları yoktur! Aynı şekilde kimsenin Atatürk’ü gerçek düşünce ve niyetlerini gizlemek için maske, kalkan ve paratoner gibi kullanma hakkı da yoktur! Herkes dürüst ve samimi olmalı, “maske” ve “gömlek”lere başvurmadan gerçek düşüncesini dışa vurmalıdır. Artık bu “maskeli balo” sona ermelidir!

SAHTE ATATÜRKÇÜLER

Burada bir başka önemli hususun altını çizmek gerekir: Anıtkabir’e gitme veya Atatürk’e sahip çıkma bakımından samimiyeti sorgulanması gereken sadece AKP iktidarı ve onun yetkilileri değildir, hatta bu öncelikli değildir. Bu husustaki samimiyet sorgulaması öncelikle kendisini “Atatürkçü” olarak niteleyenler bakımından gereklidir. Maalesef nasıl ki birileri bu toplumu kutsal din duyguları ile, “Allah” ile aldattıysa, birileri de “Atatürk” ile aldatmıştır ve aldatmaya devam etmektedir. Hem de Atatürkçü gibi görünerek, sadece ismini zikredip hiç bir düşüncesini hayata geçirmeyerek! Türkiye, nerede ve hangi mevkide olursa olsun önce bu sahte “Atatürkçü”lerle hesaplaşmalı ve bunlardan kurtulmalıdır.

Artık şu bir tarihsel, bilimsel ve sosyolojik gerçeklik olarak ortaya çıkmıştır: Türkiye kurucu değerlerden, Atatürk’ten, onun gösterdiği yoldan uzaklaştıkça bugünkü kaotik ve karanlık ortama gelmiştir. Bu süreci sadece AKP iktidarına bağlamak da yanlış ve yanıltıcıdır. Gelinen süreç, 1950 yılından bu yana bugüne dek Cumhuriyeti ve Atatürk’ü yeterince anlamayan, içselleştiremeyen Cumhuriyet hükümetlerinin tamamının eseridir. Ancak şairin dediği gibi “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler…” Burada da birincilik ve aslan payı “AK (!)” Parti iktidarınındır ! Gelinen noktada bu zihinsel karışıklıktan, karanlıktan Türkiye’yi aydınlığa çıkaracak yegane yol da Atatürk’e dönmektir.

Tam da bu noktada Atatürkçülüğün ne olduğu ve ne olmadığının tartışılması gerekmektedir. Bir kere Atatürkçü olmak sadece onu “sevmek”, ona “saygı duymak”, ismini “anmak”, resimlerini “asmak” değildir. Bunlar kuşkusuz son derece önemli, anlamlı, değerlidir, ancak yeterli değildir. Esasen bunlar, bir ülkenin kurucusuna karşı olması gereken asgari ahlaki, vicdani ve tarihi bir borçtur. Bununla birlikte Atatürk, söylemleri ve eylemleri ile Türkiye’nin varoluşunun, birliğinin, bütünlüğünün teminatı, yön duygusu ve pusulasıdır. Şu halde Atatürk’ü “ortak değer” olarak görenler, sadece onu “sevmekle”, “saygı duymakla” yetinmeyip, fikirlerini rehber edinip hayata geçirmelidir. Bu temelde, hiç kimsenin, kendine göre bir “Atatürk” ve “Atatürkçülük” yaratma gibi bir hakkı yoktur. Atatürkçülüğün ne olup ne olmadığı, bizzat Ulu Önder’in söylem ve eylemleri ile bellidir. Şu halde Atatürkçülük, esasen altı okta ifadesini bulan bir bütündür, parçalanamaz! Bir başka ifadeyle olması gereken Onun başta bağımsızlık ve ekonomi politikası olmak üzere tüm fikirlerini hayata geçirmektir. Bu açıdan belki de Atatürkçülüğün ne olduğundan ziyade ne olmadığından söz etmek gerekir.

Aşağıdaki liste elbette ki uzatılabilir ve uzatılmalıdır, ancak ana hatları ile:

– Tam bağımsızlığı koşulsuz olarak savunamayanlar, dile getiremeyenler;

– Türlü adlandırma ve önermelerle modern mandacılık ve himayecilik yapanlar;

– Emperyalizme ve onun temsilcilerine açıkça karşı çıkıp tek bir söz söyleyemeyenler,

– Batının “ilim ve fennini” almanın ötesinde “batıcılık” yapıp batının önünde eğilenler;

– Emperyalizmin ihalelerine girerek taşeronluk kapanlar ve eşbaşkanlığa soyunanlar;

– Çeşitli maskeler arkasında etnikçilik, mezhepçilik, bölgecilik ve bilimum alt kimliklere dayalı bölücülük yaparak ulus devlete, üniter yapıya saldıranlar ve bu kişilerle yollarını ayıramayanlar;

– Emperyalizmin taşeronu ve tetikçisi olan tarikat ve cemaatleri yüceltip, Said-i nursi ve diğer Cumhuriyet güzellemesi yapanlar, akıl ve bilimi sürgüne gönderenler;

– Beyhude de olsa Cumhuriyeti ve Atatürk’ü gönüllerden, hafızalardan silmeye yönelik olarak müfredattan çıkarmaya cüret edenler, Ulu Önder’in resimlerini indirmeye çalışanlar;

– Halkı ezen vahşi liberal politikaları benimseyip, kamucu politikalara sırt çevirenler, üretime dayalı milli bir kalkınma ekonomisini benimsemeyip modern kapitülasyonlara, ülkenni kaynaklarının sömürülmesine izin verip ses çıkarmayanlar

konum ve söylemleri ne olursa olsun Atatürkçü olamazlar. Türkiye’ye gereken, “söylem” Atatürkçülüğünü bırakıp, Atatürk’ü “güne uyarlama” gibi garip ve anlamsız düşüncelere kapılmadan “eylem” Atatürkçülüğüne geçmektir. Atatürk ve onun düşüncesi her şeyiyle yaşayan ve güncel bir yol haritasıdır.

HAKARET SUÇUNUN VARLIK SEBEBİ…

Son olarak bu kapsamda bir tür samimiyet testi olarak Siyasi iktidara bir önerimiz olacaktır: Bilindiği üzere 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun, Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse için bir yıldan üç yıla kadar; heykel, büst veya abidelerini yahut kabrini tahrip edenlere, kıran, bozan veya kirletenlere bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörmektedir. Bu Kanun, 1951 yılında, Menderes iktidarı döneminde Atatürk’e saldırıların artması üzerine çıkartılmıştır. Bu Kanun, birilerinin ileri sürdüğü gibi Atatürk’ü değil, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusuna, ilk Cumhurbaşkanına karşı toplumun çok büyük bir kesiminde var olan sevgi ve saygı duygusunu, kamu düzenini korumaktadır. Tıpkı 765 sayılı Türk ceza Kanununun 175/3.maddesinde düzenlenen ve Yeni TCK’da da 125/3-c maddesinde yansımasını bulan kutsal değerlere hakaret suçunun Allah’ı, peygamberi, kutsal kitapları ve dince kutsal sayılan değerleri korumadığı gibi. Gerçekten anılan maddeler de, haşa, korunmaya ihtiyacı olmayan Allah’ı, Peygamberleri değil, bunlara karşı yurttaşlarda var olan saygı ve sevgi duygusunu, bu inanca saygı gösterilmesini talep hakkını korumaktadır. Bu kamu düzeni bakımında da gereklidir ve laikle hiç bir ilgisi yoktur. İşte bunun gibi 5816 sayılı Kanun da Atatürk’ü değil, ona olan minnet, saygı ve sevgi duygusunu korumaktadır. Son zamanlarda bazı köşe yazarlarının ileri sürdüğü gibi bu Kanuna gerek olmadığı, Atatürk’ü “milletin koruyacağı” yaklaşımı doğru ve bilimsel değildir, gerçekçilikten de uzak ve ütopiktir. O zaman aynı mantıkla ceza kanununa gerek yoktur, buradaki suçlarla korunan değerleri de millet koruyabilecektir! Oysa devletin oluşmasıyla birlikte yurttaşlar cezalandırma hakkını ona devretmiş olmaktadır. Önemle belirtelim ki Kanun, Atatürk’ü eleştirmeyi değil, onun anısına hakaret edip sövmeyi cezalandırmaktadır. Bunun ise, ifade özgürlüğü ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Herkes, hakaret etmeden, sövmeden eleştirmeyi öğrenmelidir, aksi halde bunu kanun sağlamalıdır. Nitekim hakaret suçunun da varlık sebebi budur.

SABIRLAR ZORLANMAMALIDIR

Şimdi eğer siyasi iktidar Atatürk konusunda samimiyse, tam da “okyanus ötesi” esintileri yayan, Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü’nün “Cesaretiniz varsa 5816 sayılı Kanunu kaldırın” hezeyan ve meydan okumasına karşılık 5816 sayılı Kanundaki suçların cezasını, artan saldırıları ve buna karşı toplumsal hassasiyeti de gözeterek bu suçların işlenmesini göze alınamayacak ölçüde artırmalı, ayrıca suçun maddi unsuruna Atatürk’e “iftira atılması” da eklenmelidir. Çünkü hiç bir somut temele, belgeye, tarihsel gerçekliğe dayanmaksızın, kendisini tarihçi gibi gören herhangi bir “mensup” veya “meczubun”, tarihsel gerçekleri çarpıtarak Atatürk’e iftira atması, kin kusması kabul edilebilir bir durum değildir, bu ifade özgürlüğü ile de açıklanabilir değildir. İfade özgürlüğü, iftira, çarpıtma ve dedikodu özgürlüğünü içermez. Asıl hukuk bunun önüne geçmezse millet gereğini yapacak konuma gelebilir. Sabırlar zorlanmamalıdır.

Ulu Önder’i sonsuz bir minnet, sevgi ve saygı ile anıyor, aziz hatırası ve bu ülke için yaptıkları önünde saygı ile eğiliyorum. Mirası her ahval ve şeraitte, bedeli ne olursa olsun korunacaktır. Ülkemizin yeni bir milli mücadeleye, yeni bir kuvvayı milliye ruhuna, kuruluştaki heyecan ve kararlılığa, alt kimlikleri reddetmeyen ancak buna dayalı ayrışmaları reddedip millet olma şuurunda birleştiren bir anlayışa ihtiyacı olduğu açıktır. Şimdi tam da gerçek anlamda Atatürk’e, her alanda onun işaret ettiği politikalara dönme zamanıdır.

Kurtuluş; kuruluşta ve Atatürk’tedir, onun görüş ve ilkelerinin iktidara gelmesindedir.

Ümit Kocasakal

Kaynak: Odatv

201 Kez Görüntülendi.

Yeni Yorumlar Kapalı.

EN SON HABERLER

© 2016 Komite Medya Tüm Hakları Saklıdır .